Coğrafyadan Güç Kazanabilme ve Türkiye

Devletler sahip oldukları coğrafyanın kendi politikalarına  yön vermesi esasına dayalı stratejiler oluşturmak durumundadır. Bugün dünyada; ülkelerin üzerinde bulundukları coğrafyanın sağladığı üstünlükler ve olumsuzluklar değerlendirilerek diğer ülkelerle ilişkiler düzenlenmekte, gelecek planlanmaktadır. Devlet-coğrafya-politika üçgeninde oluşan jeopolitik güç ve jeopolitik strateji, devletlerin bölge ve dünya üzerindeki konumlarını tespit etmektedir.

Bir devletin jeopolitik gücü; dünya üzerindeki yeri (ada, kenar, kıta veya  kıta içi devlet olması); bölgesel güç merkezlerine yakınlığı, sahip olduğu enerji kaynakları veya bu kaynaklara yakınlığı veya uzaklığı ve iklimi ile doğrudan ilgilidir.. Yine ayrıca; bir devletin tarihi, ekonomik gücü, kültür varlığı, sosyal ve siyasi yapısı jeopolitik gücünün oluşumuna etki eden temel unsurlardır.

21 inci Yüzyılda dünyada belirginleşen; uygarlık savaşları, küreselleşme olgusu ve enerji savaşları devletlerin taraf olma durumunda kaldıkları temel kavramlardır. Devletler bu temel belirleyiciler üzerinde jeopolitik konumlarını da esas alarak taraf olmakta veya yalnız kalmaktadırlar.

Geride bıraktığımız yüzyıla damgasını vuran soğuk savaş ve daha sonra SSCB’nin dağılmasıyla sonrası oluşan tek kutuplu dünya, gelişen yeni enerji dengeleri ve yine SSCB’nin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin sahip oldukları enerji kaynakları,  Türkiye’yi Jeopolitik olarak daha güçlü bir konuma taşımıştır.

Balkanlardaki yeni yapılanma, Ortadoğu’nun petrol zenginliği ve bunun yanında siyasi istikrarsızlığı… Tüm bunlar Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu coğrafyayı direkt ilgilendiren ve etkileyen faktörlerdir. Bunların yanında; kırk yılı aşkın birlikte yaşamaya alıştığımız Yunanistan’la itilaflarımız ve Kıbrıs sorunu..coğrafyamızın stratejik öneme haiz meseleleridir.

Asya’dan Avrupa’ya uzanan Anadolu Yarımadası ve bu yarımadayı Avrupa kıtasına bağlayan boğazlar, Doğu Avrupa-RF ve Kafkas Bölgesi ile Türkiye üçgenindeki Karadeniz, Boğazlardan inip Ege ve Akdeniz’le okyanuslara çıkabilme üstünlüğümüz yine Türkiye’nin zenginliği ve gücüdür. Bununla beraber; sahip olunan bu topraklar bir çok medeniyete vatan olmuş tarihi ve kültürel bir zenginliğe sahiptir.

Türkiye belki de dünya üzerinde en şanslı coğrafyalardan birine sahiptir. Ama esas olan; bu coğrafyanın yarattığı fırsatları doğru algılayarak, doğru zamanda, milletimizin geleceğini refaha taşıyacak, lider ülke fırsatları oluşturacak, yönlenen değil-yönlendiren ülke konumuna getirecek stratejileri planlayıp uygulayabilmektir.

1071’den 1923’e kadar süren Selçuklu ve Osmanlı Hükümranlığı Anadolu Merkezlidir. Osmanlı; milliyet unsurunu ön plana çıkarmadan asırlar boyu üç kıtaya hükmetmiş, zulüm etmeden, asimilasyon kaygısı olmadan Akdeniz’den, Ortadoğu’ya, Avrupa’ya ve Asya’ya adalet götürmüştür. Osmanlının bu özelliği, milletimizin bölge ülkelerle tarihi ve kültürel bağlar oluşturmasına vesile olmuştur.

Model Türkiye, Siyasal Etkileşim ve Bölgesel Gelişmeler

Bugün ateş çemberi sayılabilecek bu bölgede, Devletimizin en büyük üstünlüğü; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olması ve gelenekleri oturmuş bir yapıya sahip olmasıdır. Bu özellikleri ile Türkiye; Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri için ciddi bir model ülke konumundadır. Özellikle İran İslam Devrimi sonrası İran yönetimi, yıllardır kendine bölgesel rakip gördüğü Türkiye’nin psikolojik baskısı altında kalmış, kendi sistemini Türkiye’ye ihraç mücadelesi vermiştir. Maalesef seksenli yılların sonu ve doksanlı yılların başlarında Türkiye’de siyaset İran Devriminin etkisi ile yönlenmiş ve din merkezli oluşumlar toplumda prim yapar hale gelmiştir. İran, süreç içerisinde rejim ihracı düşüncesinin mümkün olamayacağını anlamış, ve ciddi bir toplumsal dönüşümün eşiğine gelmiştir.

RF, Putin yönetiminde son yıllarda eski etkinliğini hatırlatır bir çıkış içerisindedir. Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetlerine yönelik izlediği politikalar bölgeyi yeniden etki altına alma amaçlıdır. Bu yeni Bağımsız Cumhuriyetleri yöneten grupların Sovyet Rus ekolüyle yetişmiş olmaları Putin için büyük şanstır. Yakın gelecekte bölgede nasıl bir tablo oluşacağı konusunda ciddi kaygılarımız vardır. Türkiye hem ulusal güvenliği ve hem de bölgedeki etkinliği açısından RF‘na karşı aktif politikalar üretmek zorundadır. Kafkasya ve Orta Asya’daki yeni yapılanmalar, RF‘nin yeni durumu veya yeniden dirilişi, Türkiye’nin bölgede yeni güvenlik politikaları geliştirmesine gerek olduğunu göstermektedir. RF ile aramızda bir blok oluşturan ve GUUAM diye adlandırılan Ukrayna, Moldovya, Gürcistan ve Azerbaycan uzantısında yeni bir güvenlik hattı düşüncesi olumludur. Türkiye bu düşünceyi hayata geçirmek için bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmelidir.

Yunanistan ile varolan sorunlarımız ve Kıbrıs Sorunu Milli Güvenlik politikalarımızın yıllardır baş aktörleridir. Türkiye, uluslar arası arenada AB Üyesi Yunanistan ve bu yıl üye olacak GKRK ‘ne karşı politika üretmekte zorlanacaktır. Kıbrıs’ta kalıcı, barışçı bir çözüm şarttır. Türkiye maalesef Yunanistan’ın etkin lobisi sonucu dünya kamuoyunda uzlaşmaz bir tutum içerisinde gibi algılanmaktadır.

Balkanlarla var olan tarihi köklerimiz buradaki güç mücadelelerine kayıtsız kalmamamızı gerektiriyor. Ayrıca, Ülkemizin Batı ile arasındaki güvenli koridorun devamının sağlanması için Balkan Ülkeleriyle üst düzey ilişkilerimizi devam ettirmeliyiz.

ABD’ nın Irak’a müdahalesi sonrası gelişen olaylar neticesinde Kuzey Irak Türkiye için önemli bir sorun olmuştur. Burada kurulabilecek bir kürt devleti Ulusal çıkarlarımızla çatışmaktadır. Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması yönünde geliştirdiğimiz politikalarda ABD ile birlikte hareket etmek ve etkin olmak zorundayız.

Kafkas ve Orta Asya Ülkeleriyle ilişkilerimiz mutlaka devletten-devlete yürütülmelidir. Geçmişte yapılan hataları telafi edici, güven verici politikalar izlenmelidir. Türkiye Cumhuriyeti bu bölgede faaliyet gösteren şirketlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımıza yönelik danışmanlık hizmeti vermeli, mutlaka koordinasyon sağlanmalıdır. Orta Asya ile ticari ilişkilerin gelişimi için Kars-Tiflis Demiryolu hızla bitirilmelidir. Batı ile Doğu arasında enerji koridoru olan Türkiye, bölge ekonomilerinin dünyaya taşıyan köprü olmalıdır.

Bugün Türkiye jeostratejik konumuna paralel olarak Kafkaslar ve  Balkanlardaki yeniden yapılanmalar içinde enerji yollarının kesiştiği bir konumda jeoekonomik bir yapı kazanmıştır.

Dünya enerji politikalarında önümüzdeki dönemlerde önemli değişiklikler ve gelişmeler beklenirken, Türkiye’yi bu sürecin dışında görmek mümkün değildir.  2015 yılından sonra ülkemizin enerji durumunun üç temel değişkenden etkileneceği beklenmektedir. Bu değişkenler, iklim değişikliği sorunu, teknolojik alandaki gerçekleşmeler ve ulusal ekonominin yapısıdır.

Ülkemiz 21’inci yüzyılın başlarında ağırlığı giderek artacak olan Avrasya olarak adlandırdığımız Orta Asya, Kafkasya ve Karadeniz bölgesinin merkez ülkesi olma konumundadır.  Çünkü,   Türkiye; enerji, ticaret ve ulaşım olarak, doğu ile batıyı birbirine bağlayan en güvenli ve ekonomik koridordur.

Bu nedenlerle Türkiye, Avrupa ile; Karadeniz, Kafkaslar ve Orta Asya ülkeleri arasında çok önemli bir bağ oluşturacak, İslam ve Hıristiyan dünyaları arasında katölizör vazifesi görerek kültürel, toplumsal ve siyasi düzeyde yakınlaşmaya katkıda bulunabilecek anahtar ülke olacaktır. EİT/ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) ve KEİ (Karadeniz Ekonomik İşbirliği) gibi bölge kuruluşlarında öncü rol oynamaya devam etmelidir.

Yine Ülkemizin güneyinde büyük ölçüde faaliyete geçen ve gelecek yıllarda tamamlanacak olan Güneydoğu Anadolu projesi (GAP) tüm ülkedeki ekonomik faaliyetler üzerinde geniş etki yaratacaktır. GAP, bu projenin gerçekleşmemesi için büyük uğraşlar veren Suriye başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri için de pazar hüviyeti taşıyacaktır.

Ülkemizin tarımsal açıdan kendine yeterli olması, zengin doğal kaynaklarımızın bulunması, Ülkemizden geçen ipek yolunun yeniden gündeme gelişi, bölgenin yabancı yatırımcılar tarafından cazibe merkezi olarak görülmesi, turizm alanında çeşitliliğin fazla oluşu stratejik zenginliğimiz ve üstünlüğümüzdür.

Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetlerinde kültür ve dil birliği konularında çok dikkatli politikalar izlenmelidir. Bölgede bu alanda  geçmişte büyük hatalar yapılmıştır. Türkiye’nin giremediği etki alanları maalesef ABD,  RF ve İran tarafından doldurulmak üzeredir. Fuzuli gibi büyük bir şairin “hemşehrisi” olduğu “Rüzgarlar Şehri” olan Bakü’de, sistem dönüşümüyle birlikte, her köşe başında Amerikanvari gece klüpleri açılmıştır. Olumsuz görünen bu tabloda, Türkiye’nin katkısı maalesef çok büyük olmuştur. Hamasi nutuklarla kişiselleştirilen bölge politikalarımız, belki de dünya tarihini değiştirebilecek büyük bir kültür ve ekonomik işbirliği  fırsatının hayal olmasını sağlamıştır.

Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik olarak dışa açılma mecburiyeti vardır. Türkiye’nin misyonu ve stratejik çıkarı bu sürece katkı sağlamaktır. AB Üyesi bir Türkiye ile Batı ekonomisi ve teknolojisi Orta Asya’ya, Kafkasya’ya yakınlaşacak, bu da genç cumhuriyetlerin bağımsızlığını güçlendireceği gibi artacak ticari ve turistik ilişkiler aracılığı ile kültür ve dillerin yakınlaşmasını da sağlayacaktır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan NATO ile Varşova paktı arasındaki askeri ve siyasi güç dengesine dayanan sistemin bir ayağının çökmesi  ideolojik  ve küresel boyutlu çatışmayı bir ölçüde ortadan kaldırmakla birlikte bölgesel düzeyde sınırlı da olsa çatışma riski  devam etmektedir. Avrupa’da yeni güvenlik açılımları tartışılmaktadır.

Küreselleşme Süreci ve Türkiye’ye Etkileri

Türkiye’nin bölgesindeki bu gelişmeler Dünyadaki hızlı dönüşüm süreci ile eş zamanlı yaşanmaktadır. Eski geleneksel değerler ve  yeni global değerler birleşerek yeni bir değerler bütünü oluşturmaktadır. Global değerler insanlığın üzerinde mutabakata vardığı ortak hedefleri ifade etmektedirler. Bunlar Özgürlük, Refah, Adalet, Hoşgörü, Uzlaşma, Barış, Düzen, Bilgi, Ahlak ve Kalite olarak sıralanmaktadır.

Ekonomik Özgürlüğün varolabileceği ekonomik model de serbest piyasa ekonomisi olarak görülmektedir. Bu anlamda serbest piyasa ekonomisi global bir değer olarak değerlendirilmektedir.  Siyasal Özgürlük ise, demokrasi içerisinde hayat bulmaktadır. Özgürlükleri güvence altına alan bir sosyal düzende; Refah, toplumların ana  hedefi olmuştur. Adalet ise, insanlığın vazgeçemeyeceği en temel global değerdir. Hoşgörü, Barış ve  Düzen zaten insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu global değerlerdir. 21 inci Yüzyıla doğru insanlığın vazgeçemeyeceği en temel global değerin  ise, Bilgi olduğunu görüyoruz. Bilgi, Dünyada bilim ve teknolojide baş döndürücü gelişmeler yaşanmasına vesile olmuştur. Ahlak ise, iyi bir sosyal düzenin ortaya çıkması için  temel kurum ve kuralların ortaya çıkmasını sağlar. Toplam Kalite, üretim ve yönetimde tanım ve disiplin olarak algılanmakta toplumsal kalkınmaya ivme kazandırmaktadır.

Sağlıklı bir toplumsal yapı ve kalkınma sağlayabilmek için ülke olarak bu global değerlere sahip çıkmalıyız. Ama bunların hiçbirisi maalesef sözle olmuyor. Hamasi nutuklar atarak, oturduğumuz yerde taşıdığımız kanla övünerek gerçekleşmiyor. Gurur kaynağı; insanların, milletlerin  kendi doğru tercihleri ile kendileri ve insanlık için ürettikleri olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti tüm değerler bütünü ile, global dünyadan kopmadan kendi güçlü medeniyetini yaratacak güce ve dirayete sahiptir.

Son çeyrek yüzyılın gerçeği küreselleşme; Türkiye’yi tümüyle kuşatmıştır. Küreselleşmeye karşı yöneltilen eleştirilerin odak noktası, küreselleşme içinde yer alan ülkelerin hemen tamamının gelişmiş ülkeler oluşudur. Bu ilişkiler sisteminin, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kıldığı ifade edilmektedir.

Her ne olursa olsun, günümüzde küreselleşme, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar çeşitli alanlarda dünyayı etkileyen, uluslararası toplumun dokusunu ve yapısını eskiye oranla tanınmayacak ölçüde değiştiren bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Küreselleşme ile beraber, uluslararası ilişkileri ve dünya ekonomisini zaman zaman devletlerden çok daha fazla etkileyen yeni aktörler ortaya çıkmıştır. Çokuluslu şirketler, hükümet dışı örgütler, medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-tank) kuruluşları, hatta bazı devletlerin yıllık GSMH’sından daha fazla şahsi serveti bulunan bireyler ve yatırımcı konsorsiyumlar son 10 yıl içerisinde oluşan uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plana çıkmışlardır. Türkiye’nin uluslar arası etki oluşturacak bu tür global aktörleri maalesef yoktur.

Küreselleşen bir dünyada tek başına rekabet edebilmenin güçlüğünü gören ülkeler, bölgesel bloklar oluşturarak kendi bölgeleri içinde tek bir pazar oluşturmaya, ortak siyasi, hukuki ve sosyal sistemler kurmaya çalışmaktadırlar. Dünya ticaretinin gelecekte üç kutuplu bir merkezde gerçekleşmesi tahmin edilmektedir. Bunlar; Avrupa entegrasyonunu öngören Avrupa Birliği (AB), Kuzey Amerika’yı serbest pazar haline dönüştüren Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile Japonya, Çin ve ABD gibi dünya devlerini içinde barındıran Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Forumu (ABEC)’dur.

Türkiye bu olgulardan hiçbirinde etkin bir belirleyici olarak rol almamış ise de, sonuçlarından doğrudan etkilenmektedir. Hatta öyle ki, Avrupa’yı içine alması düşünülen AB’ne tam üye olunması ülkenin yaşamsal sorunu haline getirilmiştir.

İstikrarlı bir büyüme sağlanabilmesi için; istihdam yaratabilen, uzun vadeli, gittiği yerde kalan, üretimde bulunan, ekonomimize yeni teknolojiler, modern know-howlar, pazarlama katkısı ve ihracat potansiyeli sunabilecek, yabancı-özel doğrudan sabit sermaye  yatırımlarına acil ihtiyaç bulunmaktadır.

Küreselleşme hareketlerinin hızlandığı 1980’li yıllardan bu yana, doğru politikalar uygulayan ülkeler küreselleşmenin sağladığı imkanlardan daha fazla yararlanırken, diğerleri yanlış politikaların maliyetlerine katlanmak zorunda kalmışlardır. Türkiye’nin küreselleşmenin sağladığı faydalardan daha fazla yararlanabilmesi rekabet gücünü arttıracak politikalar uygulamasına bağlıdır.

Milli Güç Değerlendirmesi ve Türkiye

Bir ülkenin gücü maddi ve manevi unsurlardan oluşur.  Maddi unsurlar; askeri, ekonomik, teknolojik güç ve coğrafi konumdur. Manevi unsurlar ise; sosyal yapı,  toplumun psikolojik yapısı, siyasi yapı ve dış politikanın nitelikleridir.

Dünyadaki gelişmelerle birlikte anlatılmaya çalışılan; Türkiye’nin Milli Gücünün Ekonomik Güçle doğrudan ilgili olmasıdır. Ekonomik açıdan kalkınamamış, refahı yakalayamamış bir Türkiye’nin Askeri Gücünün de yeterli olabilmesi mümkün değildir. İleri teknoloji kullanabilme kabiliyeti de zenginlikle ve nitelikli insan gücüyle mümkündür. Eğitime olması gereken kaynağı aktaramayan bir ülkenin toplumsal  refah düzeyi ve sosyal yapısını geliştirilebilmesi de pek mümkün görülmemektedir.

Atatürk amacı çağdaş medeniyet seviyesi olarak tespit ederken, araç olarak milli gücü, aklı ve bilimi seçmişti. Bir milletin gücünü etkileyen en önemli konu halkın hükümetin yanında olması, siyasi yönetimin milletin ve devletin çıkarlarını koruduğu inancının varlığı ve yaygınlığı, hükümet ve halk arasında karşılıklı saygı ve güven duygusunun varlığıdır. Bu; sorunların çözümünde, hedeflerin gerçekleştirilmesinde yani çağdaşlaşmanın hızlandırılmasında en temel  etkendir. Türkiye maalesef son yarım yüzyıldır bu bütünlüğü, ahengi sağlayamamıştır.

Türkiye’nin Ulusal Kimlik Sorunu

Atatürk döneminde Ulusal kimlik bilinci aşamasını temelden çözecek köklü uygulamalar yapılmıştır. Türkiye o dönem; ödün vermeden, kararlılıkla uygarlık yolunda hızlı adımlarla ilerleyen, hem kendi kültürünü geliştiren ve hem de tüm dünyayla iletişim, diyalog içinde bir ülke olmuştur.

Ulusal Kimlik sorunu yaşayan ülkeler dış tahriklere açık duruma gelirler. Ulusal Kimlikteki zayıflık kalkınmayı, gelişmeyi olumsuz etkiler.

Türk Milleti en zor yıllarında bile sömürge konumuna düşmemiştir. Bir milletin sömürge konumuna düşürülen bir devlet içinde yaşamamış olması ona güç ve güven  veren bir kaynaktır. Etnik kökenli görüşler ise böler, gücü azaltır. Üzüntüde, mutlulukta bir olan, demokrasinin sağladığı hoşgörü ortamında karşılıklı saygı içinde yaşayan bir ülke gelişir, ilerler.

Türkiye’nin ihtiyacı, ırkçılıktan uzak, birleştirici, bütünleştirici, çağdaş bir ulusal kimlik etrafında bütünleşmektir. Yani bu noktada esas olan; “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüzü benimseyen, bağımsızlığımızdan yana olan, çağdaşlaşma kararlılığımızı ve devletimizin demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti niteliklerini  benimseyen herkes TÜRK’ tür” tanımına  sahip çıkmaktır. Tüm milletimizi de bu tanım esasında kucaklamaktır.

Tanımlamada bir türlü hemfikir olunamayan eğitim sistemi ve eğitim politikasıyla arzulanan beşeri kaynağa ve emeğin verimliliğine ulaşılamamıştır.

Değişmeden değiştirebilmek; Güçlü Türkiye’ye İnanarak Çalışıp, Kazanmak

Geçmişten bugüne bakıldığında, sorunun kaynağı yürütme organı olarak görülmektedir. Türkiye yürütme açısından  istikrarlı süreçler yaşayamamıştır. Devlet Örgütü tam anlamı ile işlerlik kazanamamıştır. Bugün bile millet ve devlet arasında bakış açısı farklılıkları mevcuttur. Devlet-millet bir hedef birliği sağlayamamıştır. Ülke olarak aydın sınıfımızın karar organları üzerinde etkisi yok denecek noktadır. Seçim Sistemi ve Siyasi Partiler Kanunu millet iradesinin doğruya yönelmesini sağlayamamaktadır. Lider odaklı güçler oluşmakta ve bu da halkın yönetime katılmasına engel olmaktadır. Anayasadaki “temsilde adalet, yönetimde istikrar” esasına dayalı, seçmen ve seçileni yakınlaştırıcı yeni bir seçim  sistemi gereklidir.

Demokrasimiz damarlarındaki tıkanıklığı aşmak zorundadır. Devletin ve milletin ortak bir hedef tanımında kucaklaşmasının ardından; ekonomik potansiyelimizi üretime dönüştürme, kültürümüzün tanıtımı, tarihimizin kamuoyu oluşturma üstünlüğü, askeri gücün yenilenmesi, teknolojik gelişim atakları gerçekleştirilirse Milli Gücümüz  çok daha caydırıcı olacaktır.

Hedefler; pozitif düşünme, geleceğe olan inanç birliği ile gerçekleşir. Başarının formülü; güvenmek, sevmek ve çalışmaktır. Milletin; devlet örgütüne, siyasete, askere güven duyması lazım. “Millet yanlış yapıyor” yanılgısı aşılmalıdır. Doğruyu yakalayabilme fırsatlarını demokrasimizi geliştirerek Milletin önüne koyabilmeliyiz.

Türkiye’nin, halkın ve ülkenin yararını düşünen; ülke meselelerini her şeyin üstünde tutan; yetenekli, tutarlı, güçlü, erdemli, dürüst, içte ve dışta güven veren siyasi iktidarlara ihtiyacı vardır.

Sahip olunan avantajlar doğru stratejilerle yönetilebilir ve millet ve devlet aynı tanım içerisinde bir hedef belirleyebilirse; Türkiye yakın gelecekte, daralan ve bloklaşan bölgesel pazarlarda; genç, dinamik, eğitimli ve küresel deneyime sahip nüfus ve üretimiyle dünyanın sayılı ekonomileri içinde yerini alabilecektir.  Güçlü bir ekonomik güç ise, Milli Gücün diğer değişken unsurlarının da güçlenmesini sağlayacak ve “Lider Ülke Türkiye” iddiası ancak o zaman gerçekleşecektir.

Lider Türkiye; sevmek, güvenmek, çalışmak ve başarmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

-www.ceterisparibus.net

-Türkiye’nin ve Türk Dünyasının Jeopolitiği (1991, 1993 ikinci baskı), Suat İLHAN (E. Korgeneral)

-Küreselleşmeye bir de Bakü’den Bakış Dr.İrfan KALAYCI İnönü Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü-Cumhuriyet Gazetesi Bilim-Teknik Eki 14 Haziran 2003

-Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni- Feza ÖZTÜRK-Müsteşar, Birleşmiş Milletler Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği-2002

-Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Global Değerler- Prof.Dr.Coşkun Can AKTAN-2002

-Türkiye Dünya ile Entegrasyonun Neresinde- Hamiyet YAĞCI-Daire Başkanı İhracat Genel Müdürlüğü-1997

-Atatürk, Ulusal Kimlik, Laiklik ve Çağdaş Devlet- Prof.Dr.Suna KİLİ-1998

-Türkiye’nin Orta ve Uzun Vadeli Stratejik Hedefleri, DPT, Prof.Dr.Orhan GÜVENEN

-DPT, (1995) Küreselleşme, Bölgesel Entegrasyon ve Türkiye Değerlendirme Raporu.

-DPT, (1997) Bölgeselleşme Hareketleri Bağlamında 21. Yüzyılda Türkiye.

-DPT, (1999), Türkiye Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı, DPT, Ankara

-T.C. Dışişleri Bakanlığı, (1998), Türkiye ve Dünya 2010-2020: “Küresel Bir Aktörün Doğuşu” Divak Yayınları No: 2, Cem Ofset, İstanbul

İsmail YÜCEL